Dogalmaxx logosudogalmaxx
Östrojen: Peat'in Bütün Sistemini Bağlayan Hormon
Ana Sayfa
SistemlerHormonlar15 dk okuma2 kişi okuduMakale

Östrojen: Peat'in Bütün Sistemini Bağlayan Hormon

Ray Peat için östrojen bir "kadınlık hormonu" değil, bir stres hormonudur. Bütün etkilerinde tek bir ilke gördüğünü söyler: hücrenin oksijenle enerji üretme yeteneğine karışmak. Bu yazı, östrojen reseptörü doktrinine neden karşı çıktığını, kan testlerinin neden yanıltıcı olduğunu (dokuda kandakinin 20-30 katı östrojen bulunabiliyor), aromataz enziminin yaşla nasıl arttığını, menopozun neden Cushing sendromuna benzediğini ve Peat'in karşı ağırlıklarını — progesteron, tiroid, aspirin, E vitamini — ayrıntısıyla anlatıyor.

#ray peat#östrojen#progesteron#aromataz#menopoz#kortizol#osteoporoz#tiroid#bioenerjetik

Bir maddenin tıp tarihindeki kariyerine bakarak o madde hakkında ne kadar şey öğrenilebilir? Ray Peat'e göre östrojen örneğinde çok şey.

Östrojen tıbba "kadın hormonu" olarak, "kadın sorunları" için, özellikle de doğurganlığı artırmak amacıyla girdi. Sonra doğurganlığı engellemek için, doğum kontrol hapı olarak kullanıldı. Bugün ise esas olarak üreme çağını geçmiş nüfusa, femininlikle esasen ilgisi olmayan sorunlar için — osteoporoz ve kalp hastalığı için — pazarlanıyor. Yani halka artık yaşa bağlı büyük hastalıkları önleyen bir madde olarak sunuluyor.

Peat için bu kariyer çizgisi tesadüf değil; hormonun ne yaptığına dair yanlış bir modelin sonucu.

Tek ilke: solunumla enerji üretimine karışmak

Peat'in östrojen hakkındaki en temel iddiası şudur: östrojenin bütün etkilerindeki "ilke", enerjinin solunum yoluyla (oksidatif olarak) üretilmesine karışmaktır.

Bu, onun için birleştirici bir ilkedir — ve tam olarak "östrojen reseptörü üzerinden genlere etki eder" fikrinin açıklayamadığı şeyleri açıklar. Peat'in en keskin sorusu şudur: tek bir östrojen enjeksiyonunun beyin hücrelerinin büyük bir kısmını öldürebilmesini reseptör doktrini nasıl açıklayacak?

Bu ilke, östrojenin başka türlü birbiriyle alakasız görünen etkilerini bir araya toplar:

  • Hücrelerin su almasına yol açar; bu da kalsiyumun içeri girmesine, çeşitli enzimlerin etkinleşmesine ve hücre bölünmesine izin verir.
  • Organizma düzeyinde "şoku" taklit eder: histamin salgılatır, sinirsel ve bezsel stres yanıt sistemini etkinleştirir.
  • Oksijeni normal yoldan kullanmayan verimsiz metabolizma glikozu hızla tüketir — ve bu tek başına hipofizden ACTH, böbrek üstü bezinden kortizol salınımını tetiklemeye yeter.
  • ACTH ve akraba hormonlar serbest yağ asitlerini serbest bırakır; hücreler glikoz yerine bunları alır ve Randle döngüsü vücudun glikozu yakma kapasitesini daha da kısar.

Hans Selye'nin çok önceden işaret ettiği gibi, östrojen tedavisi stres tepkisinin ilk, "şok" evresini taklit eder. Peat buna ekler: aşırı östrojen (ya da herhangi bir stres etkeni) hipofize prolaktin ve ACTH salgılatır; bu iki hormon da yumurtalıklara etki ederek progesteron üretimini durdurur ve başka birçok yolla körelme sürecine katkıda bulunur.

Reseptör doktrinine itiraz

Peat'in östrojen reseptörü hakkındaki eleştirisi teknik ama önemlidir; çünkü kan testlerinin neden yanıltıcı olduğunu buradan çıkarır.

Popüler doktrin şöyledir: birkaç östrojen molekülü reseptörlere bağlanır, reseptörler onları hücre çekirdeğine taşır, orada etkinleşen reseptörler "dişi yanıtından" sorumlu genleri açar. Anahtar bir kez çevrildikten sonra östrojen molekülleri görevini yapmıştır ve ortadan kaybolmalıdır ki yanıt birkaç molekül tarafından sonsuza dek sürdürülmesin.

Peat bu resmi fazlasıyla teleolojik — hatta insanbiçimci — bulur. Ona göre yağda çözünen moleküllerin proteinlere "bağlanmasının" büyük kısmı, aslında bu moleküllerin sulu fazdan itilmesinin neredeyse pasif bir sonucudur: hidrofobiktirler. Bu çözünmez maddeleri sulu faza sokmak çok fazla enerji gerektirir, ama onlarla hücre arasındaki çekim kuvveti genelde küçüktür. Yani hücre içinde "bağlı" ya da yoğunlaşmış hâldeyken bile serbestçe hareketli olabilirler.

Östrojene özel bir ayrıntı vardır: oksijen atomları ve özellikle fenolik grubu, hormonun basit yağlara ilgisini biraz azaltır; ama bu gruplar diğer polar ya da aromatik gruplarla etkileşerek östrojene bazı proteinlere daha güçlü ve daha özgül bağlanma yeteneği kazandırır. Östrojenin yükseltgenme-indirgenme etkilerini katalizleyen enzimler, bu özgül östrojen bağlayıcı proteinler arasındadır.

Peat gerçek bağlayıcı proteinlerin varlığını yadsımaz — rahim, meme ve beyin östrojene çok duyarlıdır ve östrojen moleküllerini bağlar, yoğunlaştırır. İtirazı, bu bağlanmanın bir açma-kapama anahtarı gibi okunmasınadır.

Kan testi neden yanıltıyor: dokuya bağlı östrojen

Bu yazının en pratik sonucu buradan çıkar.

Peat doktora tezi sırasında hamster rahimlerinden östrojen çıkarmayı denemiş, ama kullandığı kimyasal teknikler bu kadar küçük miktarlar için yeterince duyarlı çıkmamıştı. Birkaç yıl sonra S. Batra, insan dokusundan radyoimmünoassay ile doğru analiz yapılabilecek miktarda östrojen çıkarmayı başardı.

Batra'nın kritik gözlemi şuydu: doku ile kan arasındaki östrojen farkı, progesteronun yüksek olduğu luteal fazda en düşüktü. Östradiolün doku/plazma oranı 1,45 ile 20,36 arasında değişiyor; en yüksek değerler erken foliküler fazda, en düşükler orta luteal fazda görülüyordu.

Bunun anlamı doğrudandır: progesteron, dokunun östrojeni yoğunlaştırmasını engeller. Batra gebelikte de benzer gözlemler yaptı — kandaki progesteron arttıkça dokudaki östrojen azalıyor, öyle ki dokuda plazmadakinden daha az östrojen kalıyordu. Ama gebe olmayan ve progesteronu düşük kadınlarda dokular, eşit hacimde plazmadakinin 20 ila 30 katı östrojen içerebiliyordu.

Yaşlanmada progesteron üretiminin keskin biçimde düşmesi, âdet döngüsünün foliküler fazına benzeyen bir durum yaratır: serum östrojeni düşük olsa bile dokular östrojeni yoğunlaştırabilir. Nitekim menopoz sonrası kadınlarda doku östradiol konsantrasyonu, âdet gören kadınların foliküler fazındakinden anlamlı olarak düşük bulunmamıştır.

Peat'in buradan çıkardığı sonuç şudur: menopozdan sonra "östrojen düştü" denilen tabloda, dokularda hâlâ yüksek ve — progesteronun aylık temizliği artık olmadığı için — kesintisiz bir östrojen vardır.

Bu son nokta kritiktir. Lipshutz'un 1940'lardaki çalışmalarından beri bilinen bir şey vardır: az miktarda östrojenin kesintisiz etkisi, daha büyük ama aralıklı maruziyetlerden daha zararlıdır. Menopozun kendisi zaten ergenlikten itibaren süren uzun östrojen maruziyetinin ürünüdür — üstelik döngü yapan yumurtalıkların ürettiği progesteronun aylık korumasına rağmen. Menopoz sonrasında dokuya bağlı yüksek östrojenin karşılanmamış etkisi, Peat'e göre daha da zararlı olmalıdır.

Östrojen nereden geliyor: aromataz ve beta-glukuronidaz

"Yumurtalıklar östrojen üretir" cümlesi Peat'in çerçevesinde çok eksiktir. Ona göre östrojen üreten iki enzim vardır ve ikisi de vücuda yayılmıştır.

Aromataz, erkeklik hormonlarını östrojene çevirir. Peat'in vurguladığı ayrıntılar şunlardır:

  • Enzim vücudun her yerinde bulunabilir. Rhesus maymunlarında kolların aromatazı östrojen üretiminin çok büyük bir kısmını oluşturur — şaşırtıcı ama Peat'in altını çizdiği bir bulgu. Yağ dokusu ve deri, özellikle yaşlılarda, başlıca kaynaklardır.
  • Aromataz etkinliği yaşla artar; ayrıca prolaktin, kortizol, prostaglandin ve hipofiz hormonları FSH ile büyüme hormonunun etkisiyle artar.
  • Progesteron, tiroid, aspirin ve yüksek rakım tarafından baskılanır.
  • Yağ hücrelerinde, fibroblastlarda, düz kas hücrelerinde, meme ve rahim dokusunda, pankreasta, karaciğerde, beyinde, kemikte ve deride östrojen üretebilir. Meme kanseri, endometriozis, rahim kanseri, lupus ve jinekomastideki rolü özellikle önemlidir. Meme dokusundaki aromatazın, yumurtalık östrojeninden bağımsız olarak östrojen reseptörlerini artırdığı ve meme neoplazisine yol açtığı görülmüştür.

Bu son maddenin doğrudan bir sonucu vardır ve Peat bunu açıkça söyler: yumurtalıkları alınmış kadınlara genellikle östrojen almaları gerektiği söylenir, ama hayvan deneyleri tutarlı biçimde gonadların çıkarılmasının doku aromatazlarını artırdığını gösterir. Peat, bu genel artıştan muhtemelen progesteron ve yumurtalık androjenlerinin kaybının sorumlu olduğunu düşünür. Beyinde ise aromataz östrojen tedavisiyle artar.

İkinci enzim beta-glukuronidazdır ve mekanizması öğreticidir. Sağlıklı karaciğer kendisine ulaşan östrojenin neredeyse tamamını etkisizleştirir; bunu çoğunlukla östrojeni "şeker asidi" olan glukuronik asitle birleştirerek yapar. Bu işlem östrojeni suda çözünür kılar ve hızla idrarla atılır. Ama östrojen iltihaplı bir dokudan geçerse — ki bu dokular bol miktarda beta-glukuronidaz içerir — glukuronik asit koparılır ve saf östrojen o dokuda birikir.

Peat, benzer bir işlevi olan sülfataz enzimini de anar; antiöstrojenik hormonlar bu enzimin etkinliğini baskılar. Beta-glukuronidazı baskılayan glukarik asidin meme kanseri tedavisinde kullanıldığını da belirtir; en az bazı dokularda progesteronun bu enzimin salınımını veya etkinleşmesini engellediğini ekler — enzimin kendisi ise yaşla birlikte artmaktadır.

Karaciğer, protein ve tiroid: kısır döngü

Östrojenin nasıl birikeceğini belirleyen asıl yer karaciğerdir ve Peat'in buradaki zinciri bir kısır döngü oluşturur.

Biskind'lerin 1940'lardaki çalışması, diyetteki bir protein eksikliğinin karaciğerin östrojeni detoksifiye etmesini engellediğini gösterdi. Hipotiroidi ise karaciğerin östrojene glukuronik asit bağlamasını engeller ve böylece vücudun östrojen tutmasını artırır. Ama tutulan östrojen de tiroid bezinin hormon salgılama yeteneğini bozar. Ve hipotiroidi sıklıkla beslenmeye bağlı protein eksikliğinden doğar.

Yani: az protein → karaciğer östrojeni atamaz → östrojen birikir → tiroid baskılanır → karaciğer östrojeni daha da atamaz.

Bağırsak da bu döngünün parçasıdır. Östrojenin bir kısmı safrayla atılır; ama bağırsak geçiş süresi yavaşsa ve lif azsa, safrayla atılan östrojen yeniden emilebilir. Peat bu yüzden yulaf, patates veya çiğ havuç gibi liflerin ve düzenli bağırsak işleyişinin östrojen birikimini önlemeye yardım ettiğini söyler. B vitamini veya protein eksikliğinin de karaciğerin östrojeni atmasını engellediği bilinmektedir.

Östrojen ve stres hormonları: aynı kaskad

Peat'in gösterdiği en önemli bağlantılardan biri budur: östrojen bir stres hormonu sistemini çalıştırır.

Maddeler hâlinde:

  • Östrojen kortizol üretimini etkinleştirir ve normal geri besleme denetimini bozar; sonuçta hem kortizol hem ACTH yükselir.
  • Östrojen kronik olarak yüksek serbest yağ asitlerine yol açar ve doymamış yağlarla sinerji kurar.
  • Östrojen tiroid işlevini baskılar.
  • Hiperkortizolizm tipik olarak hipotiroidiyle birliktedir ve ikisi de yağsız vücut kütlesi kaybına yol açar.

Östrojen bu etkinleştirmeyi üç ayrı yoldan yapar: hipotalamus ve hipofiz üzerinden, böbrek üstü bezlerine doğrudan etkiyle, ve serbest yağ asitlerinin artışı gibi dolaylı etkilerle. Ayrıca eksitotoksik glutamik asit yolağını etkinleştirir, sinirlerin koruyucu adenozin inhibisyonuna karışır, nitrik oksit ve karbon monoksit oluşumunu hem doğrudan hem dolaylı yollarla artırır. Bunların hepsi mitokondriyal solunumu hızla ve ciddi biçimde bozar; hücre içi kalsiyumu ve serbest radikal üretimini artırır — yani hem aşırı uyarılma hem enerji açığı.

Peat, glukokortikoid ve östrojen "kaskadlarından" ayrı ayrı bahsedilmesini yanlış bulur: ona göre ikisi de, enerji üretimindeki hem kronik hem anlık yetersizliklerin sonucu olan daha genel bir uyum sistemleri çöküşünün parçasıdır.

Menopoz bu tablonun en net örneğidir. Peat 1970'lerin ortasında menopozun Cushing sendromuna (kortizol fazlalığı hastalığına) benzediğine dikkat çekti; sonradan benzerliğin sandığından daha ileri gittiğini fark etti. Sıcak basması, gece terlemesi ve uykusuzluk — menopozun en yaygın şikâyetleri — aynı zamanda Cushing sendromunun da yaygın şikâyetleridir.

Aynı kaskad, östrojenin normalde beklenenden düşük ısıyla ilişkisini de açıklar. Peat'e göre östrojen oksidatif metabolizmayı düşürmesine rağmen böbrek üstü korteksini hem doğrudan hem beyin ve hipofiz üzerinden uyararak kortizol üretimini artırır. Kortizol protein döngüsünü hızlandırarak ısı üretebilir, ama bu normal vücut ısısını korumaya her zaman yetmez. Kan glikozunu esas olarak onun enerji için kullanılmasını engelleyerek yükseltir — ve o glikoz kas proteininin yıkımından gelir.

Peat, östrojenin ve kortizolün bir başka ortak etkisine de dikkat çeker: ikisi de dokunun yapısal bileşenlerini zayıflatır. Premenstrüel sendromla sık birlikte görülen morarmalar ona göre bu iki hormonun karşılanmamış etkisini yansıtır. Yirmili yaşlarda sık sık uyluklarında morluk olan kadınlar, ilerleyen yaşlarda gözün beyazına kanamaya, daha sonra da beyin içine kanamaya yatkındır — çünkü bu doku zayıflatıcı etkilere karşı bir koruma hiyerarşisi vardır ve direncini en son kaybeden beyindir.

Beynin bu direncinin kaynağını da söyler: beyindeki progesteron, pregnenolon ve DHEA içeriği normalde serum konsantrasyonunun 20-30 katıdır ve bu hormonlar hem östrojene hem kortizona karşı koruyucudur.

Beyin: Alzheimer, kortikal kalınlık ve kuşaklar

Alzheimer hastalığının görülme sıklığı kadınlarda erkeklerdekinin 2-3 katıdır. Peat'in yazdığı dönemde östrojen takviyesinin bu hastalığı önleyeceğine dair büyük bir kampanya sürüyordu. Sonuç tersi çıktı: östrojenin hastalığın gelişimine katkıda bulunduğu gösterildi.

Peat'in mekanizma açıklaması yine enerjidir: yaşlanma bir enerji sorunudur ve enerji ihtiyacı olağanüstü yüksek olan beyinde enerji arzına karışmak hücreleri hızla öldürür.

Peat'in kendi çerçevesini kurduğu iki araştırmacı vardır:

  • Marion Diamond, doğum öncesi progesteronun beyin korteksini büyüttüğünü, östrojenin ise küçülttüğünü gösterdi.
  • Leonell Strong, genç bir farede östrojen işlevini düşüren bir uygulamanın birkaç kuşak boyunca kansersiz yavrular üretebildiğini gösterdi.

Peat, Strong'un çalışmasını özellikle cesaret verici bulur: kuşaklar boyunca "içeri işlenmiş" biyolojik sorunların bile basit metabolik müdahalelerle düzeltilebileceğini gösteriyordu. Peat 1979 tarihli "Progesteronun Biyolojik Genelliği" yazısında, enerji üretiminin ve uzun ömrün yaşam boyu gidişatının doğum öncesi beslenme ve progesterondan güçlü biçimde etkilendiğini öne sürmüştü.

Beyin dejenerasyonunun da osteoporoz gibi yıllar içinde geliştiğini hatırlatır: genç kadınların yazdığı mektupların analizi, yıllar sonra Alzheimer geliştirenlerde daha o dönemde sınırlı zihinsel işlevsellik gösteriyordu; ve ileri yaşta osteoporoz geliştirenler, gençken kemikleri en ince olanlardı. Peat'in sonucu: dejeneratif yaşlanma süreçlerinin rotası genç erişkinlikte, hatta daha erken çizilir.

Kemik: "koruyucu" olduğu söylenen yerdeki tablo

Osteoporoz, östrojenin en çok savunulduğu alandır. Peat'in karşı kanıtları sayısaldır.

  • Finlandiya'da 1970 ile 1995 arasında, 60 yaş üstü belirli bir kadın nüfusu başına, osteoporoz nedeniyle ön kolunu kıran kadın sayısı iki katından fazla arttı. Bu, östrojen kullanımının çok daha yaygınlaştığı bir dönemdi. (Aynı dönemde östrojenik soya ürünlerinin tüketimi de büyük ölçüde arttı.)
  • Genç kadınların kemikleri genç erkeklerinkinden daha ince ve narindir; yaşlılıkta kemik kıranlar genelde gençken kemikleri en ince olanlardır.
  • Kemik kaybı 23 yaşlarında başlar ve kadınlarda kandaki östrojen düzeyinin epeyce yükseldiği 20-40 yaş aralığı boyunca ilerler. Yani östrojen artarken kemik zaten kaybedilmektedir.
  • Yüksek östrojen ve düşük progesteron içeren âdet düzensizlikleri ve luteal defektler kemik kaybını artırır.
  • Eklem çevresindeki kemiklerin dejenerasyonunu içeren osteoartrit yüksek östrojen düzeyleriyle güçlü biçimde ilişkilidir ve hayvanlarda östrojen tedavisiyle üretilebilir.
  • Johnston'ın bulgusu: kemik kütlesini en hızlı kaybedenlerde anlamlı olarak düşük olan hormon progesterondu — estron, östradiol, testosteron veya androstenedion değil.
  • Bir Yearbook of Endocrinology editörü, aşırı prolaktinin osteoporoza yol açabildiğini gösteren bir dizi çalışmayı derledikten sonra östrojenin prolaktin salgısını nasıl artırdığını gösteren çalışmaları sunmuş ve osteoporoza yol açan bir şeyi artıran bir şeyin osteoporozu nasıl önleyebileceğini alaycı biçimde sormuştu.

Ölçüm yönteminin kendisine de itiraz eder. Östrojen su tutulmasına yol açar mı? Evet. Doku su içeriği ölçülen kemik yoğunluğunu artırır mı? Evet. Hastalara kemik taramalarının bilimsel bir temeli olmadığı söyleniyor mu? Hayır. Peat, östrojen etkisiyle yumuşak dokularda oluşan kireçlenmenin de röntgen kanıtını yorumlarken hesaba katılması gerektiğini ekler.

Erkeklerde de aynı hikâye

Peat'in sık atlanan bir vurgusu: yaşlanmayla birlikte antiöstrojenik etkenlerin azalması ve kortizol, prolaktin, FSH gibi pro-östrojenik etkenlerin artması hem kadınlarda hem erkeklerde olur.

Ona göre kadınların üreme yıllarında döngüsel olarak büyük miktarda progesteron üretmesi, yaşlanmalarını muhtemelen daha uzun ömürlerini açıklayacak kadar geciktirir. Çocuk doğurmanın da kalıcı bir antiöstrojenik etkisi vardır ve uzun ömürle ilişkilidir.

Östrojenin otonom sinir sistemi üzerindeki etkisi de bu resmin parçasıdır. Peat'e göre östrojen otonom dengeyi sempatik/adrenerjik taraftan parasempatik tarafa kaydırır. Tek bir östrojen enjeksiyonu yumurtalıklardaki sempatik sinirlerin sayısında büyük bir artış başlatabilir; menopozda da benzer bir sinir "istilası" olur. Polikistik yumurtalık — ki menopoz sonrasında öncesinden bile daha yaygındır ve bazı çalışmalar menopoz öncesi kadınların %20'sinde bu duruma rastlamıştır — östrojene sinir büyüme faktörü üreterek ve çok sayıda yeni sempatik sinir büyüterek yanıt verir.

Karşı ağırlıklar

Peat'in antiöstrojen yaklaşımı tek bir maddeye değil, bir sisteme dayanır.

  • Progesteron, temel beyin koruyucu antiöstrojendir. Lipid peroksidasyonunu, eksitotoksisiteyi, nitrik oksit hasarını, enerji açığını ve ödemi önleyerek birçok düzeyde korur; onarımı ve iyileşmeyi teşvik eder. Çoğu durumda östrojenin tersi etkiler gösterir: mitokondriyal enerji üretimini iyileştirirken aşırı uyarılmayı önler. Peat 1970'lerde, katabolik glukokortikoidlerin yaşla arttığına dikkat çekerek progesteronu deri, kemik ve beyindeki strese bağlı körelmeyi önlemek için kullanılması gereken "antikatabolik" hormon diye adlandırmaya başlamıştı.
  • Pregnenolon, progesteronla birlikte anti-eksitotoksik bir nörosteroid olarak tanınır; sinir sisteminin onarımını ve rejenerasyonunu destekleyebilir. Serotonine karşıt, hipofizi sakinleştiren ve ACTH ile kortizolü düşüren oldukça doğrudan bir etkisi vardır.
  • Tiroid, hem karaciğerin östrojeni atmasını sağlar hem aromatazı baskılar. Depresyonun, yaşlılığın ve hiperöstrojenizmin aşırı kortizolü sıklıkla tiroid takviyesiyle geriler.
  • Aspirin, iltihabı azaltır, nörotoksik prostaglandinlerin oluşumunu engeller ve aromatazı baskılar; Alzheimer sıklığının düşüklüğüyle ilişkilendirilmiştir.
  • Doymuş yağlar. Peat'in en sert cümlelerinden biri buraya aittir: doymamış yağ asitlerinin pro-östrojenik doğası, muhtemelen dejeneratif hastalıkların köklü biçimde ortadan kaldırılmasının önündeki en büyük engeldir. Bütirik, oktanoik ve palmitik gibi çeşitli doymuş yağ asitlerinin mitokondriyal solunum üzerinde koruyucu etkileri vardır.
  • Karbondioksit ve yüksek rakım. Aromataz yüksek rakımda baskılanır. Peat, karbondioksitin beyni doğrudan koruyucu etkisinin östrojenin toksisitesiyle birlikte okunması gerektiğini söyler, çünkü ikisinin sinirler üzerindeki etkileri birçok noktada zıttır: östrojen enerji üretimini bloke ederken sinir hücrelerini enerjiyi daha hızlı kullanmaya iter; karbondioksit ise enerji üretimini artırırken enerji harcayan uyarılmayı frenler.
  • Lif ve bağırsak. Havuç, yulaf ve patates lifi, safrayla atılan östrojenin yeniden emilmesini azaltır.
  • Magnezyum, uyarıcı hasara karşı korur ve kalsiyum antagonistidir; tiroid hormonunun etkinliğiyle orantılı olarak dokuda tutulur.

Peat, östrojen fazlalığının en açık biçimde teşhis edildiği alanda — meme kanserinde — antiöstrojenik tedavilere doğru akılcı bir eğilim olduğunu kabul eder; ama diğer hastalıklarda "östrojen eksikliği" mitinin en temel yaklaşımları bile engellediğini söyler.

Pratikte (Peat'in çizgisinde)

  • Serum östrojeni düşük çıkması, dokudaki östrojenin düşük olduğu anlamına gelmez. Batra'nın ölçümlerinde doku/plazma oranı 20 katına kadar çıkabiliyordu ve bu oranı belirleyen şey progesterondu.
  • Menopoz tablosunu "hormon bitti" diye değil, "progesteronun aylık temizliği bitti, östrojen artık kesintisiz" diye oku. Peat'e göre kesintisiz az östrojen, aralıklı çok östrojenden daha zararlıdır.
  • Yumurtalıkların alınması vücudun östrojen üretimini bitirmez — hayvan deneyleri doku aromatazlarının arttığını gösterir.
  • Aromatazı azaltan etkenler Peat'in listesinde nettir: progesteron, tiroid, aspirin, yüksek rakım. Artıranlar: yaş, prolaktin, kortizol, FSH, büyüme hormonu, yağ dokusu.
  • Karaciğerin östrojeni atabilmesi yeterli proteine, B vitaminlerine ve çalışan bir tiroide bağlıdır. Bu üçünden biri eksikse östrojen birikir ve tiroidi daha da baskılar.
  • Bağırsak geçiş süresi östrojen yükünün parçasıdır: safrayla atılan östrojen, lif azsa yeniden emilir.
  • Çoklu doymamış yağlar östrojenin etkisini büyütür. Peat'in çerçevesinde antiöstrojen bir programın bu maddeyi atlaması mümkün değildir.
  • Kemik yoğunluğu taramaları su tutulmasından etkilenir; Peat bu ölçümü tek başına bir kanıt saymaz ve kırık oranlarına bakılmasını ister.

Kaynak

Ray Peat — The Collected Works of Ray Peat içinden "Tissue-Bound Estrogen in Aging" (2006), "Estrogen and Brain Aging in Men and Women: Depression, Energy, Stress" (2009), "Estrogen and Osteoporosis" (2006), "Autonomic Systems" (2006), "Hot Flashes, Energy, and Aging" (2013), "Immunodeficiency, Dioxins, Stress, and the Hormones" (2006), "Estrogen in 1990" (1991), "Menopause and Its Causes" (2006) ve "Osteoporosis, Harmful Calcification, and Nerve/Muscle Malfunctions" (2006) yazılarından uyarlanmıştır.

Bilgilendirme Notu

Bu içerik yalnızca bilgilendirme amaçlıdır; tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavi önerisi değildir. Beslenme, takviye veya ilaç kararlarından önce hekiminize danışın. Sorumluluk Reddi

Yorumlar0

Yorum yapabilmek için giriş yap ya da kayıt ol.