Dogalmaxx logosudogalmaxx
E Vitamini: Östrojen Karşıtı, Enerji Artırıcı ve İltihap Önleyici
SistemlerHormonlar14 dk okuma28 kişi okuduMakale

E Vitamini: Östrojen Karşıtı, Enerji Artırıcı ve İltihap Önleyici

Ray Peat bu makalede E vitamininin hikâyesini bir bilim tarihi değil, bir endüstri tarihi olarak anlatır: 1940'larda östrojen endüstrisi için E vitamini araştırmaları hayati bir tehdit hâline gelince, vitaminin resmî tanımı embriyoyu ve dokuları koruyan bir kür olmaktan çıkarılıp "sadece bir antioksidan"a indirgendi. Peat, Shute ailesinin gebelik pıhtı hastalıklarındaki çalışmalarından kendi rahim oksijeni deneylerine kadar uzanan kanıtları toparlayarak E vitamininin üç işini gösterir: östrojeni karşılamak, mitokondriyal enerji üretimini korumak ve iltihabı sınırlamak. Ve asıl sonucu şudur: E vitamini takviyesi, çoklu doymamış yağların yokluğu kadar etkili nadiren olur.

#ray peat#e vitamini#östrojen#tokoferol#çoklu doymamış yağ#progesteron#iltihap#bioenerjetik

Bilimi ele geçirmek: ucuz olan editör masasıdır

Siyaset bilimciler, büyük şirketlerin kendilerini denetlemek için kurulan devlet kurumlarını "ele geçirme" sürecini uzun süredir tanıyor. Peat buna kritik bir ekleme yapar: mesleki dergilerin yayın kurulları, devlet kurumlarından daha ucuza ele geçirilebilir — ve endüstri için etkileri daha da değerli olabilir. Kural basittir: bilim bir endüstrinin planlarına çarpıyorsa, o endüstri dergileri ve araştırmayı fonlayan kurumları kontrol ettiği sürece bilim uyuma zorlanabilir.

1940'larda östrojen endüstrisi için E vitamini araştırmalarının hayati çıkarlarına çarptığı çoktan açıklığa kavuşmuştu.

Peat bu dönemi Manhattan Projesi'yle yan yana koyar. Atom bombasını yaratan proje, kendi projelerini ve kariyerlerini ilerletmek için halk sağlığını yok sayan bir bilimsel-bürokratik fanatikler kuşağı yarattı ve bilimin yapılış biçimini değiştirdi. Tam aynı anda ilaç endüstrisi, finansal ve siyasi gücünü tıbbın uygulanma ve öğretilme biçimini değiştirmek için kullanıyordu. Peat'e göre bunun dünya sağlığı üzerindeki sonuçları nükleer endüstriyle yarışır.

Shute'lar: gebelik zehirlenmesinden "antiöstrojen" fikrine

1933'te hekim R.J. Shute, gebelik toksemisi (preeklampsi) çevresindeki sorunların farkındaydı. Özellikle kötü beslenen kadınlarda gebelikler dolaşım sorunlarıyla karmaşıklaşıyordu: döngüsel kanama, tromboz (damar içi pıhtı), inme ve hipertansiyon. Bu zor gebelikler sıklıkla düşük ya da erken doğumla bitiyor, hayatta kalan bebeklerde ciddi sağlık sorunları bırakıyordu.

O dönemde hem östrojen hem E vitamini yoğun biçimde çalışılıyordu — üstelik tokoferol molekülünün (E vitamininin ait olduğu kimyasal ailenin) yapısı 1936–37'ye kadar tam olarak tanımlanmamıştı bile. E vitamininin hem erkek hem dişi hayvanlarda doğurganlığı iyileştirdiği, embriyonun ya da fetüsün rahim içinde ölmesini önlediği bulunmuştu; bu yüzden ona "kısırlık karşıtı vitamin" deniyordu. Kadınlarda düşüğü önlemek için kullanma fikri pek çok kişinin aklına gelmiş olmalı.

1930'ların hayvan araştırmaları aynı anda östrojenin toksik etkilerini gösteriyordu: kısırlık ya da rahim içi ölüm, bağ dokusu anormallikleri ve aşırı pıhtılaşma. Dr. Shute ile oğulları Wilfred ve Evan, E vitaminini bir antiöstrojen olarak görenler arasındaydı; gebeliğin pıhtılaşma hastalıklarını önlemede onu çok etkili buldular. Progesteronun östrojenin toksik etkilerine karşı koruduğunu bilen başka araştırmacılar ise E vitaminini "progesteron tasarruf ettirici ajan" diye tanımladı — antiöstrojenik etkilerinin bu kadar çoğu progesteronunkilere benziyordu.

Shute kardeşler kısa sürede kapsamı genişletti: E vitaminini yalnızca gebelerde değil, dolaşım hastalıklarında genel olarak kullanmaya başladılar. Pıhtılar, flebit (damar iltihabı), hipertansiyon, kalp hastalığı ve diyabet — hepsi büyük dozlarla tedaviye iyi yanıt verdi.

Rızanın mühendisliği ve tanımın değiştirilmesi

E vitamini, adının da gösterdiği gibi tanımlanan beşinci "vitamin" faktörüydü ve adını 1922'de, kimyasal yapısı henüz belirlenmemişken aldı. Halk, besinlerdeki bazı maddelerin yaşam için elzem olduğunu hızla benimsedi; 1940'a gelindiğinde pratikte tüm hekimler besin takviyesi öneriyordu. E vitamini insan sağlığı için elzemse ve olağanüstü etkilerinin bir kısmını östrojene karşı çıkarak sağlıyorsa, sentetik östrojen endüstrisinin bir sorunu vardı.

O sorunu çözecek adam çoktan iş başındaydı. Edward L. Bernays on yıllardır şirketlere ve hükümetlere "rızayı mühendislikle üretmeyi" öğretiyordu. Birinci Dünya Savaşı'na girişe destek üretme işinden sonra sıradaki büyük müşterisi tütün endüstrisiydi: kadınları — erkeklerle eşitlik adına — sigaraya ikna etmek için binlerce kadının "özgürlük meşalelerini" tüttürerek yürüdüğü Özgürlük Meşaleleri Paskalya geçidini düzenledi. Amerikan Tabipler Birliği ile iş birliği içinde — JAMA'nın editörü tütün endüstrisinin kampanyalarını tasarlamasına fiilen yardım etti — Amerikalıları sigaranın sağlığa iyi geldiğine ikna eden bir kampanya yürüttü.

İlaç endüstrisi aynı teknikleri bazen kaba ama her zaman etkili biçimde kullandı. Östrojen "kadın hormonu" diye adlandırıldı. Doğal hormonların ağızdan alındığında etkisiz olduğu — hiçbir araştırmaya dayanmadan — iddia edildi. Östrojen için harika etkiler öne sürecek hekim-şakşakçılar üretildi. Tokoferollerin vitamin statüsü inkâr edildi; 1970'lere kadar (belki daha da geç) üniversitelerin diyetetik profesörleri düpedüz "kimsenin E vitaminine ihtiyacı yok" diyordu.

E vitamininin insan hastalıklarındaki iyileştirici etkilerini gösteren araştırmaların yayımlanmasına çok az izin verildi; bu yüzden onu açıkça değersiz ilan etmek yalnızca ara sıra gerekti. 1981'de Amerikan Tabipler Birliği'nin dergisi, E vitamininin "toksik" etkilerini derleyen bir makale yayımladı. Peat, atıf verilen makalelerin hepsini okumuş biri olarak şunu fark etti: yazar, E vitamini bir şeyi her değiştirdiğinde bu değişikliği zararlı sayıyordu — orijinal yayın aynı etkiyi faydalı diye tanımlamış olsa bile.

JAMA sonunda sigara reklamı gelirinden vazgeçmek zorunda kaldı ama hiç zarar görmedi: östrojen endüstrisinin devasa reklam kampanyaları boşluğu doldurdu. Böyle bir dergi, E vitamininin, progesteronun ya da tiroidin östrojene karşıtlığı sayesinde faydalı olabileceğini ima eden hiçbir şeyi yayımlamak istemez.

Peat'in bioenerjetik çerçevesinde östrojen bir "kadın hormonu" değil, bir stres hormonu gibi davranır; işaretlerinden biri dokudaki oksijeni kısmasıdır. Östrojen rahimde embriyonun tutunmasını engelleyen, tutunmuşsa gelişimini bozan değişiklikler yapar; embriyoya oksijen ulaşımını azaltır, E vitamini ise artırır. Peat bunu laboratuvarda gördü: doktora danışmanı A.L. Soderwall bir dizi deneyde hamsterlara fazladan E vitamini vermenin orta yaştaki kısırlığın başlangıcını geciktirdiğini gösterdi; Peat'in kendi deneylerinde E vitamini rahimdeki oksijen miktarını artırdı ve ister ek östrojenin ister yaşlılığın yarattığı oksijen açığını düzeltti. Progesteronun etkileri benzerdir.

Ve tam 1940'larda E vitamini aktivitesinin resmî tanımı değiştirildi. Artık ölçüt embriyoların ölümünü ve rezorpsiyonunu ya da testislerin, beynin, kasların dejenerasyonunu önlemesi değildi; doymamış yağların oksitlenmesini önleyen bir antioksidan olarak yeniden tanımlandı. Bazı insanlar onu tromboza, kalp krizine, diyabete ve kısırlığa karşı koruyucu saymayı sürdürse de tıp kurumu iki adımlı bir savunma kurdu: hayvanlarda hastalığın önlenmesi insanlar için geçerli değildi — ve "sadece bir antioksidan" hiçbir insan hastalığını iyileştiremezdi.

Aynı sıçanlar, iki farklı hüküm: "elzem" yağların hikâyesi

Peat burada çifte standardı çıplak bırakır. E vitamininin keşfine götüren deneylerde sıçanlara acımış domuz yağı ve A vitamini takviyesi olarak balık karaciğeri yağı içeren bir diyet veriliyordu. Her ikisi de büyük miktarda çoklu doymamış yağ (PUFA) içeriyordu.

1929'dan 1930'ların başına kadar başka araştırmacılar çoklu doymamış yağ asitlerinin beslenmede elzem olduğunu gösterdiklerini iddia ediyordu. Bu deneyler de, E vitamini deneyleri gibi, sıçanlarda yapılmıştı. Ama tıp kurumu sıçan deneylerinin insanların linoleik ya da linolenik aside ihtiyacı olduğunu kanıtladığından memnundu — aynı kurum, sıçan deneylerinin E vitamininin insanlar için elzem olduğunu göstermesini kabul etmeyi reddetti.

1940'larda bir grup B6 vitamini araştırmacısı, sözde "elzem yağ asidi eksikliği"nin bir B6 takviyesiyle iyileştirilebildiğini gösterdi. Peat'e göre bu bulgu hükmü tersine çevirdi: çoklu doymamış yağlar metabolizmayı yavaşlatıyor ve tüm besin ihtiyaçlarını düşürüyordu. Tiroid hormonu bu "elzem" yağ asitleri tarafından güçlü biçimde baskılanıyordu. İki deney setini birlikte okuyunca göze çarpan tek şey kalır: çoklu doymamış yağların toksisitesi — bir tür deneyde metabolizmayı baskıladılar, diğerinde çeşitli dejeneratif durumlar yarattılar.

1940'ların sonu ve 1950'lerin başında hidrokarbonlardan çeşitli östrojenler sentezlendi ve düşükleri önlemek için önerildi — çünkü "östrojen kadın hormonuydu". Et endüstrisi ise çoklu doymamış yağların hayvan yeminde değerli olduğunu keşfetmişti: metabolizmayı baskılıyor, hayvanları besiye çekmeyi ucuzlatıyorlardı. Bu antitiroid yağlar sonra insanlara "kalp koruyucu" gıdalar olarak pazarlandı — oysa tiroidi baskılayarak ve E vitaminini tahrip ederek Peat'e göre hem kalp hastalığına hem kansere katkıda bulundular. Aynı östrojeni hem yem verimliliği için çiftlik hayvanlarına hem "kalp krizini önlemek için" insanlara vermek, yağ kampanyalarının ilginç bir paraleliydi.

Gıda yağı endüstrisinin nüfuzu araştırmacıları bu yağların gıda olarak güvenli olmayabileceği fikrinden uzak tuttu ve tam tersine iki fikri destekledi: E vitamini sadece bir antioksidandır, ve tohum yağları diyette E vitamini almanın en iyi yoludur.

Östrojenin tam karşısında: iltihap, pıhtı, fibroz

E vitamini deneylerinde gösterilen doymamış yağların doğurganlık karşıtı etkisi, o zaman östrojeninkiyle ilişkilendirilmedi. Peat'e göre E vitaminini anlamak için tam da bu bağı kurmak gerekir: östrojenle çoklu doymamış yağların eylemleri iç içe geçmiştir ve bir grup enerji veren ve dengeleyen madde tarafından birlikte karşılanır — doymuş yağlar, progesteron, tiroid, E vitamini ve aspirin.

Genelde enzimleri inhibe eden kimyasallar toksiktir. Ama östrojen ve PUFA ile ilişkili bir enzim grubu tam da bu koruyucu maddeler tarafından inhibe edilir. Bugünkü diyetimiz altında bu enzimler PUFA'yı metabolize eder; oysa fetüste ve yenidoğanda içsel yağlarımız üzerinde, iltihap önleyici ve geniş biçimde koruyucu olan Mead asidi serisi üzerinde çalışırlar. Peat'in tablosu şu: PUFA yemeseydik, strese yanıt olarak etkinleşen bu enzimler Mead serisini düzenleyecek, yani stres tepkisini sınırlayan antistres maddeler üretecekti. Ama E vitamini karşıtı yağlarla giderek doydukça, aynı enzimler iltihabı durdurmak yerine teşvik ediyor ve doku hasarı yaratıyor. Geriye kalan stres sınırlayıcılar — progesteron gibi — stresin yarattığı bozulmaları düzelterek enzimleri etkinleştiren koşulları ortadan kaldırıyor; çok dolaylı bir inhibisyon biçimi.

Karşıtlıklar dizisi çarpıcı:

  • Östrojen kılcal damarları sızdıran hâle getirir; E vitamini tersini yapar.
  • Östrojen trombosit kümelenmesini artırır ve kümelenmeyi engelleyen bir faktörü azaltır; E vitamini tersini yapar.
  • Aşırı pıhtılaşmanın hem fazla östrojenden hem E vitamini eksikliğinden kaynaklandığı bilinir.
  • Pıhtılaşma fibroza (dokunun sertleşip nasırlaşmasına) yol açar; E vitamininin fibrotik hastalıkları önlediğine ve iyileştirdiğine dair açık kanıt vardır — güçlü tıp kurumları hâlâ kabul etmese de. Östrojen ve çoklu doymamış yağlar fibrozu artırır.
  • Östrojen prostaglandin sentezini artırır, E vitamini azaltır; östrojen COX ve LOX enzimlerinin etkinliğini artırır, E vitamini azaltır.
  • Östrojen lizozomlardan enzim salar, E vitamini bu salınımı engeller. Bu enzimlerden biri olan beta-glukuronidaz, iltihap bölgesinde östrojen serbest bırakabilir.
  • Östrojen sıklıkla hücre içi kalsiyumu ve protein kinaz C'yi artırır; E vitamininin etkileri genelde terstir.

Çoklu doymamış yağ asitleri ve türevleri olan prostaglandinler, östrojenin eylemlerinin yürütücüleri ya da yükselticileri gibi davranır. Peat'in çıkarımı temiz: E vitamini çoklu doymamış yağ asitlerine karşı bir koruyucu olarak çalışıyorsa, bu tek başına antiöstrojenik etkilerinin en azından bir kısmını açıklar.

Ama iş orada bitmez. E vitamini lipolizi (depolanmış yağın serbest yağ asidi olarak salınmasını) engeller, serbest yağ asidi konsantrasyonunu düşürür — östrojenin etkisinin tam tersi — ve serbest yağ asitlerine bağlanıp onları etkisizleştirir. Uzun doymuş karbon zinciri tam işlevi için çok önemlidir; Peat bu zincirin, Mead asidinin oluştuğu omega-9 yağların yerine geçmesine izin veriyor olabileceğini öne sürer. Buna karşılık doymamış tokotrienoller gerçek E vitamini etkinliği açısından neredeyse hiç test edilmemiştir ve hayvan çalışmaları toksik olabileceğini düşündürür — karaciğer büyümesine yol açtılar.

Peat'in hiç araştırılmadığını söylediği, muhtemelen kritik bir olasılık daha var: E vitamininin linoleik ve linolenik asidi doğrudan yok etmesi. Bakteriyel E vitamininin doymamış yağ asitlerinin doyurulmasında rol aldığı, bağırsak bakterilerinin de linoleik ve linolenik asitleri tamamen doymuş stearik aside çevirdiği biliniyor. Aktardığı çalışmada linoleik asit anlamlı biçimde azaldı (P < 0,001), hidrojenlenme ürünü stearik asit anlamlı biçimde yükseldi (P < 0,05), linolenik asit de anlamlı biçimde azaldı. Sonuç: insan kolonundaki bakteriler C18 çoklu doymamış yağ asitlerini hidrojenleyebiliyor.

Enerji artırıcı: doymamış yağlar solunumu boğar

Peat'in bioenerjetiğinin merkezinde tek bir soru vardır: hücre oksijeni kullanarak ne kadar enerji üretebiliyor? Makaledeki bütün iplikler oraya çıkar.

Yüksek oranda doymamış yağlar solunumu birçok yolla baskılar. Ve doku yağlarının doymamışlığı üç koşulda artar: yaşlanmayla, endokrin stresle ve E vitamini eksikliğiyle. Fazla insülin ya da prolaktin, ya da E vitamini eksikliği, linoleik asidi daha yüksek oranda doymamış yağ asitlerine çeviren enzimlerin etkinliğini artırır; fazla insülin ve prolaktin pek çok dejeneratif hastalığın tam göbeğindedir. Bu üç eğilim, ömür boyu süren tek bir eğilimle paraleldir: solunumdan elde edilen enerjinin giderek düşmesi.

Peat çok sayıda çalışmanın E vitamininin mitokondriyal enerji üretimini koruyup iyileştirebildiğini gösterdiğini söyler. Ama asıl çarpıcı bulgu şudur: sözde elzem yağ asidi eksikliği durumu mitokondriyi yalnızca hasara çok dirençli kılmakla kalmaz, enerji üretimini büyük ölçüde yoğunlaştırır. Peat'in sonucu net — E vitamini takviyesi, toksik yağların yokluğu kadar etkili nadiren olur.

Aynı çizgi ömürde de görünür. Çoklu doymamış yağların kanserojen özellikleri 50 yıldan uzun süredir biliniyor; kısıtlı beslenmeyle ömrün uzatılması ilkesi de öyle. Daha yeni çalışmalar uzun ömürlü türlerin kısa ömürlülerden daha az yüksek doymamış yağ içerdiğini gösterdi; kalori kısıtlaması beyin, kalp ve karaciğerdeki lipidlerin yaşlanmayla daha doymamış hâle gelmesini engelliyor.

Hücre kültürü daha da açık konuşur. "Elzem yağ asitleri" olmadan büyütülen hücreler "eksik" hâle gelir; bu durumda kimyasal hasara çok dirençlidirler ve süresiz büyütülebilirler. Bu hem çoklu doymamış yağların hücreleri hasara duyarlılaştırdığının basit kanıtıdır, hem de yağların elzemliğini "hücre zarı yapmak" gerekçesine dayandıranlar için utanç vericidir: hücreler eksik hâllerinde güzelce çoğalabiliyorsa, ya bu yağlar "zarlar" için gerekli değildir ya da hücreler "zarsız" hasara daha iyi direniyordur.

"Sadece antioksidan" efsanesi, karaciğer ve Horwitt'in çelişkisi

Bu tarihsel ortam yüzünden lipid peroksidasyonunun (yağların vücutta acılaşmasının) ve serbest radikallerin hastalık yapıcılığına yakın zamana kadar fazla ağırlık verilmedi. Peat'in açıklaması ilginç bir bükülme içerir: lipid peroksidasyonu, çoklu doymamış yağların toksisitesinin yalnızca küçük bir parçasıdır ve bu toksisitenin gerçek doğasını araştırmaya çok az destek vardı. Ortam, E vitamininin çeşitli formlarının gerçek antioksidan değerini bile çarpıttı.

E vitamininin antioksidandan başka bir şey olmadığını söyleyenler bazen onunla birlikte ya da onun yerine başka antioksidanlar alır. BHT, BHA ve — endüstriyel ile tarımsal atıklardan türetilen — pek çok doğal bileşik sık sık "E vitamininden daha iyi antioksidan" diye anılır. Oysa yükseltgenip indirgenebilen her şey — melatonin, östrojen, triptofan, karoten — bir sistemde antioksidan gibi çalışır, başka koşullarda pro-oksidan olur.

Peat'in metaforu makalenin en keskin yeridir. Soyut "antioksidan" işlevinde fayda görenler, her küçük yangını çıktığı anda söndüren, her yerde hazır bir itfaiye düşünüyor gibidir. Peat'e göre biyolojik antioksidan sistemlerini, yangınlar çıkmadan önce kundakçıları kontrol altına alan programlar olarak düşünmek daha doğrudur. Sonuç açık: E vitamini ihtiyacı doymamış yağ tüketimi azaldıkça azalır; o yağları yemeseydik ihtiyaç — varsa bile — çok küçük olurdu.

Ürünün kendisi de sorunludur. Tokoferoller E vitamini olarak tanımlandığından beri satılan malzeme, "karışık tokoferoller" ya da "d-alfa tokoferol" gibi bir kimyasal kimlik verilmiş olsa bile birkaç kez köklü biçimde değişti; safsızlıkların yarattığı kıvam ve renk farklılıkları biyolojik etkileri kuşkusuz etkiledi — ama antioksidan ideolojisi araştırmacıları eldeki partinin gerçekte ne olduğunu öğrenmekten alıkoydu. Peat'in aktardığı bir çalışma, hipoksi-reoksijenasyona maruz bırakılmış kültürdeki kalp kası hücrelerinde karışık tokoferol preparatını tek başına alfa-tokoferolle karşılaştırdı; ölçütler süperoksit dismutaz (SOD) etkinliği ve iNOS ifadesiydi. Her iki preparat da hücre hasarını azalttı, ama karışık tokoferol preparatı miyosit koruması açısından çok daha üstündü. Yazarların sonucu: ticari tokoferol preparatlarının klinik denemelerdeki etkisizliği, gama- ve delta-tokoferollerin yokluğunu yansıtıyor olabilir.

Bir de karaciğer meselesi var. Pek çok beslenme çizelgesi artık karaciğeri iyi bir E vitamini kaynağı saymıyor — oysa bir hayvanın E vitamininin büyük kısmı karaciğerindedir. Peat bu yanlılığın izini 1970'lerde yeni sentetik "A vitamini" formlarını patentlemiş ilaç şirketlerinin kampanyasına sürer: şirketler hekimlere ve profesörlere doğal A vitamininin büyük toksisitesi hakkında hikâyeler uydurttu ve bunları ulusal dergilere yerleştirdi — sözde toksik olmayan, ama felaket derecede toksik çıkan ürünlerine alan açmak için. Sonuç: pek çok insan A vitamini korkusuyla karaciğer yemeyi bıraktı. Oysa karaciğerdeki diğer vitaminler — K vitamini dâhil — E vitaminiyle çok yakın çalışır.

Makale, insanın mesleki yayınlarında söyleyebildikleriyle gerçekte inandıkları arasındaki ayrımı gösteren bir portreyle kapanır. E vitaminini antioksidan olarak yaftalamakta etkili olan M.K. Horwitt, hükümet önerilen E vitamini alımını %50 artırdığında yakındı: yeni verilerle desteklenmiyordu ve milyonlarca insan günde yalnızca 10 mg alıyor, "sağlıklılar". Ama Horwitt yıllardır günde 200 mg (artı aspirin) alıyor. Peat'in kuru yorumu: adamın kamuya savunduğu fikirlere pek de güveni yok.

Pratikte (Peat'in çizgisinde)

  • Peat'in birinci hamlesi E vitamini almak değil, diyeti mümkün olduğunca çoklu doymamış yağlardan arındırmaktır: hayvan deneylerinde bu "eksiklik" hâli kansere, travmaya, zehre, şoka, iltihaba ve enfeksiyona karşı korur.
  • Tohum yağlarını "E vitamini kaynağı" saymak gıda yağı endüstrisinin bıraktığı bir mirastır; Peat'e göre bu yağlar tiroidi baskılar ve E vitaminini tahrip eder.
  • Antioksidanlarla kendini doyurmak Peat'in yolu değil: E vitamini ürünlerinin belirsiz doğası ve BHT, BHA gibi antioksidanların bilinen toksisitesi ortadayken, yangını söndürmek yerine kundakçıyı diyetten çıkarmak esastır.
  • E vitamini kullanılacaksa, Peat'in aktardığı kanıt tek başına alfa-tokoferolü değil, gama- ve delta-tokoferolü de içeren karışık tokoferolleri işaret eder.
  • Karaciğerden A vitamini korkusuyla kaçmak 1970'lerin sentetik A vitamini kampanyasının yan ürünüdür; karaciğer aynı zamanda hayvanın E vitamini deposudur.

Kaynak

Ray Peat, "Vitamin E: Estrogen Antagonist, Energy Promoter, and Anti-Inflammatory", Ray Peat's Newsletter, 2006. Türkçeye uyarlayan: dogalmaxx.

Bilgilendirme Notu

İçerikler bilgilendirme amaçlıdır; kişisel sağlık kararları için uzman görüşü alın.

Yorumlar0

Yorum yapabilmek için giriş yap ya da kayıt ol.